Giresun Eski Çağ Tarihi

KURULUŞU, TARİHİ GELİŞİMİ VE GİRESUN ADI

Doğu Karadeniz’in önemli yerlerinden biri olan Giresun, gerek konumu ve gerekse nispeten korunumlu limanı ile Eski Çağlardan beri oldukça önemli bir yere sahip olmuştur. Başlangıçta bir kale olarak kurulup gelişme gösteren Giresun’un Türkler tarafından fethi öncesi ve sonrası tarihî hakkında bilinenler, sadece tarihî olaylar bakımından değil aynı zamanda kentin fizikî ve sosyal yapısı itibarıyla da yeterli değildir. Kentin adı ve kurulduğu yer konusunda değişik görüşler ileriye sürülmüştür.
“Aripša’ya karşı savaşa yürüdüm” Sözünden hareketle Hititler Çağı’nda bölgede hâkim olan Azzi Hayaşa ve Kaşkalar zamanında Giresun’un bilinen en eski adı Aripša’dır. Kentin bugünkü adının kaynağı, Antik Çağ’ın Kerasus’una bağlanmaktadır. Kerasus’un bugünkü Giresun’un yerinde olmadığı iddia edilmiştir. Daha doğuda, şu anki Vakfıkebir’in yerinde, Fol deresi (Kiepert haritasında Kerasun Dere)’nin olduğu yerde görüşü gerçeğe daha yakın kabul edilmektedir. Ancak, Seylax’a göre, Choerades adını taşıyan ve Pontos (Mithridat) kralı Pharnakes tarafından, günümüzdeki Giresun’un yerinde inşa edilerek veya genişletilerek Pharnakia adını alan kente, çok geçmeden Kerasus denilmiştir
13. yüzyıl İtalyan deniz haritalarında kentin adı Chirizonda şeklinde görülmektedir ki, sonradan kullanılan Kerasounde (Cera sonte), Kerasunt ve benzeri gibi yazılış şekilleri bundan türemiştir. Kerasus’un civarda bol miktarda yetişen kirazdan geldiği de rivayet edilmektedir. Romalıların eline geçen Giresun Romalı Lucullus’un hâkimiyetinde iken Kreasus yani kiraz diye isimlendirilmiştir. Çünkü buradan Roma’ya götürülen kirazlar oradan da Avrupa ve İngiltere’ye yayıldığı belirtilmektedir. Gerçekten de bugün yörede yabani halde bol miktarda kiraz ağacına rastlamak mümkündür.
Giresun, Anadolu’nun, arkeolojik araştırmaya en az konu olmuş kentlerinden biridir. Bu nedenle Giresun’da yazılı tarih öncesi dönemlere ışık tutacak herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Arkeoloji araştırmalarının olmama nedenlerinden en önemlileri arazinin dağlık, ormanlık ve nem oranının yüksek olmasıdır. Giresun kentinin ilk kuruluş yerini oluşturan kalenin ne zaman kurulduğu ve nasıl bir yerleşmeye sahne olduğu hakkında kesin bir bilgi yoktur. Hititler döneminde Azzi ülkesinin bu bölgeyi de içine aldığı, MÖ 4-5. yüzyıl Grek kaynaklarında ise Pontos denilen kesimin bir parçası olduğu belirtilir. Kerasus adlı bir yerleşme yerinin veya kalenin, MÖ 670’lerde Karadeniz bölgesinde koloniler oluşturmaya başlayan Miletliler tarafından kurulduğu ileri sürülür.
Giresun Kalesi, Pontos (Mithridat) kralı Farnak (I. Pharnakes) tarafından inşa ve tamir olunan kent, Cenevizlilerin önemli bir ticaret kolonisi haline gelmiş, Trabzon Rum Devleti zamanında da bu özelliğini sürdürmüştür. Selçuklular zamanında fetih gayesiyle bölgeye yollanan Türk boyları (özellikle Çepniler) tarafından yurt edinilen Doğu Karadeniz hattı içerisinde önemli bir yere sahip olan Giresun, Fatih’in Trabzon’u fethinden (1461) sonra ebediyen Türk ülkesi olmak üzere Osmanlı topraklarına katılmıştır.

ESKİ ÇAĞ’DA GİRESUN’UN EKONOMİSİ

Strabon’a göre, özellikle Pharnakia yöresinde yapılan balıkçılık; bilhassa palamut avı doğanın yöre halkına sağladığı bir nimetti. Zira bu balık ilk defa burada yakalanmıştı. Karada ise, çeşitli maden yatakları vardı. Orman ve madenlerle dolu olan dağlar, sahil şeridinin hemen üstünde yer alırdı. Eskiden bölgede gümüş madenleri olduğu halde; MÖ. 1. yüzyılın ikinci yarısında sadece demir madeni aktif olarak işletiliyordu. Böylece, madencilere hayatlarını kazanabilmeleri için madenler ve denizcilere geçimlerini sağlayabilmeleri için balıkçılık, özellikle palamut ve yunus avı kalırdı. Çünkü yunuslar, aynı cinsten olan kordylēs, ton ve palamudu kovalar; bu suretle sadece bunları yiyerek şişmanlamakla kalmazlar; ayrıca karaya ve insanlara yaklaşmakta oldukça istekli olduklarından daha kolay yakalanırlardı.

Pharnakia kenti ve territorium’u oldukça dar sahil şeridini kapsardı. Bununla birlikte toprakları darı üretiminin yanında meyve ve sebzeciliğe de elverişliydi. Öyle ki, Romalı General Licinius Lucullus, Kerasus çevresinden İtalya’ya ceresia=kiraz/ vişne ağacı ithal etmişti. Böylelikle bu meyve, Kerasus’tan Avrupa’ya yayılmıştır. Bu meyve ilk kez yetiştirildiği kentin eski ismine izafeten, “kiraz” olarak adlandırılmaktadır.

GİRESUN’DA İLK YERLEŞME

Doğu Karadeniz’de özellikle iç kesimler yerleşmeler için oldukça uygun durumdadır. Yani ağaç kovuklarının çokluğu, mağaraların varlığı bize bu konuda yerleşmelerin olabileceği fikrini vermektedir. Doğu Karadeniz yöresinde, insan yaşamına ilişkin ilk izlere MÖ 10-8 binli yıllarda rastlanma olasılığı söz konusudur.

Torul’dan Çanakçıya uzanan ve oradan da sahile ulaşan yolun varlığı, yerleşmelerinde bu güzergâhlarda aranmasının uygun olacağı düşüncesi ile yaptığımız çalışma da mağaralara rastlaşmak da doğal şartlar kalıntıların görünmesini olanaksızlaştırmaktadır. Yine sahili Dereli’ye özellikle Kuşdoğan Kalesi’ne oradan da iç kesimlere bağlayan kervan yolu da yerleşmelerin bu yol güzergâhında olduğu düşüncesini uyandırmaktadır. Orta Çağ’da da bu yol güzergâhı kervan yolu adıyla kullanılmış. Yerel halk bu yolu kullanmasa da buraya kervan yolu demektedirler.

ANTİK DÖNEM

Karadeniz havzası sahip olduğu stratejik önem nedeniyle tarihin her döneminde önemli bir yer tutmuş ve birçok kavim bu coğrafyayı hâkimiyeti altında tutmak istemiştir. Ancak, Doğu Karadeniz’de Prehistorik yerleşim yerleri ile ilgili bir takım bilgiler bulunmasına rağmen, bu bölgede ikamet etmiş olan halkların bölgenin Eski Çağ toplumlarını oluşturup oluşturmadığına dair bir bilgiler yeterli değildir. Gerek göçlerle bölgeye gelmiş olan, gerekse bölgenin yerli halkı konumunda olan birçok kavim bulunmaktadır.

MÖ 2. binde bölgede yaşamış olan önemli topluluklardan birisi de Kaşkaların olduğunu görmekteyiz. Kaşkalar özellikle MÖ 2000-1500 yılları arasında Eski Çağ dünyasının en güçlü devletlerinden olan Hititlere rağmen Karadeniz Bölgesi’nde bölgesel de olsa varlıklarından söz ettirmişlerdir. Kaşkaların bu varlığı doğuda Hayaşa, batıda Tumana ile Pala, güneyde Yukarı Memleket olarak tanımlanan coğrafya, kuzeyde ise Karadeniz’le çevrilidir. Günümüz yer adları ile belirtecek olursak; Sinop’un batısı ile Giresun arasındaki sahil boyu ve bunun ard bölgesinde kalan Tosya- Merzifon-Amasya-Tokat-Niksar-Koyulhisar-Şebinkarahisar hattının kuzeyde kalan bölgeleri Kaşka topraklarını oluşturmaktadır. Karadeniz Bölgesi’nin engebeli ve aşılmaz dağlık yapısı Kaşkalara hem avantajlar hem de dezavantajlar sağlamıştır.

Kaşkaların ezeli düşmanı olan Hititlerin bu engebeli arazi yapısı sebebiyle bölgeye sefer yapamaması bu avantajların en önemlisidir. Ayrıca bölge ikliminin bölgede yaşayan insanlar üzerinde oluşturduğu sert ve bağımsızlık hisleri yüksek olan karakter yapısı Hititleri çok uğraştırmıştır. Kaşkaların yanı sıra, MÖ 7. yüzyılda kuzeyden gelen Türk kökenli Kimmer İskitlerin bölgede iskân faaliyetlerinde bulundukları görülmektedir.

Giresun ili sınırları içinde, özellikle de kıyı hattına kurulmuş, Kerasus/Pharnakia (Giresun), Zephyrion (Ulu Burnu/Çam Burnu), Tripolis (Tirebolu), Argyria (Halkavala), Koralla (Görele Burnu) ve Kordyle (Akçakale) gibi önemli Milet koloni kentleri, kale kentleri ve gemiler için limanlar dikkat çekmektedir. Antik dönemde bir Milet kolonisi olan bu yerler belli bir vergiye de bağlanmışlardır.

HAYAŞA–AZZİ HÂKİMİYETİ

Araştırma sahamızı oluşturan Giresun’un da içerisinde bulunduğu Doğu Karadeniz Bölgesi içerisinde yer alan Hayaşa-Azzi Krallığı’nın lokalizasyonu hakkında yapılan çalışmalar yeterli olmamakla birlikte, Hitit arşivlerindeki ülke, şehir, nehir, dağ ve ova gibi bir takım coğrafi terimlerin lokalizasyonu yapılırken, Hayaşa- Azzi’nin konumu ile ilgili olarak bilgiler verilmektedir. Hayaşa ve Azzi adlarının

II. Murşili’nin yıllıklarında aynı bölgeyi ifade etmek için kullanıldığı ve bu iki kelimenin de aynı anlama geldiği kabul edilmektedir. II. Murşili dönemindeki bu yıllıkların verdiği bilgilere göre Aripša’nın kıyıda Giresun ve Dukkama’da Aripša’yı iç kısımlara bağlayan doğal yol güzergâhındaki Şebinkarahisar olması kuvvetle muhtemeldir. II. Murşili tahta çıkışının onuncu yılında Hayaşa seferine çıkmıştır. Aripša/Giresun ve Dukkamma/Şebinkarahisar dışındaki şehirler savaştan çekinmişlerse de, Aripša halkı, II. Murşili ile yaptığı mücadeleyi kaybetmiş ve şehirleri de çok ağır şekilde yağmalanmıştır. Bu durum karşısında Dukkammalılar teslim olacaklarını, Hitit ordusuna gönüllü katılacaklarını, ancak şehirlerinin yağmalanmamasını istemişlerdir.. Hayaşa tehdidini tam anlamıyla ortadan kaldırmak isteyen II. Murşili son seferi olan on birinci seferini (MÖ 1333) düzenlemiş ve bu sefer sonrasında Hayaşalılar büyük darbe almışlardır.

Hitit kaynaklarında son olarak IV. Tuthaliya (MÖ 1250-1220) zamanına ait kayıtlarda adlarına rastlanan Hayaşa-Azziler hakkında daha sonraki dönemlere ait herhangi bir bilgi mevcut değildir. Hayaşa hâkimiyetinden sonra bölge üzerinde onların çağdaşı olan Kaşkaların hâkimiyet kurduğu görülmektedir.

KAŞKA HÂKİMİYETİ

Kaşkalar hakkındaki en detaylı bilgiler Hitit orijinli ve tek yönlüdür. Hitit kaynaklarının yanı sıra Asur ve Mısır kaynakları da Kaşkalar hakkında az da olsa bilgi vermektedir. Bu kaynaklarda Kaşka adının geçiş şekline baktığımızda ise “Gaşga, Kaşga, Kaşka” şeklinde görmekteyiz.

Hitit belgelerinin aktardığına göre, Kaşkalar zaman zaman Hitit başkenti Hattuşa’ya kadar akınlar yapmışlardır. Öyle ki Hitit kralı Arnuwanda ve kraliçe Aşmunikal, Kaşka tehlikesine karşılık bazı askeri tedbirler almışlardır. Arnuvanda’dan sonra Hitit tahtına çıkan kral I. Şuppiluliuma’dan bahseden II. Murşili’nin yıllıklarından anlaşıldığına göre, Tuhkanti-Tuthalya ile I. Şuppiluliuma arasındaki iç savaş döneminde Kaşkaların Hitit başkenti Hattuşa’ya saldırdığı anlaşılmaktadır. I. Şuppiluliuma dönemine ışık tutan ve “Şuppiluliuma’nın Kahramanlıkları” adıyla anılan metinden, Hitit topraklarının Kaşkalı düşmanlar tarafından yakılıp yıkıldığı anlaşılmaktadır. Tüm bu bilgilere dayanarak Giresun ilinin Kaşka hâkimiyet bölgesi içerisinde yer aldığını söylemek mümkün olabilir.

MİLETLİLERİN HÂKİMİYETİ

Karadeniz Bölgesi’nde ilk kez MÖ 8. yüzyılda Milet kolonizasyonu başlamıştır. Miletliler tarafından ilk zamanlarda “konuksevmez” (Pontos Axeinos) olarak nitelendirilen ancak daha sonraları da “konuksever” (Pontos Euxenos) olarak nitelendirilen Doğu Karadeniz Bölgesi, muhtemelen MÖ VII. yüzyılda Miletliler’in kolonileşme faaliyetlerine maruz kalmıştır. Miletliler, Marmara’dan Karadeniz’e çıkarak, ırmakların Karadeniz’e kavuştuğu yerlerde balıkçılığa ve ticarete elverişli birçok koloniler oluşturmuşlardır. Bu doğrultuda Amisos (Samsun), Kotyora (Ordu), Kerasus (Giresun), Tripolis (Tirebolu), Trapezus (Trabzon) gibi şehirleri kolonileştirmişlerdir.

Güney Karadeniz sahilinde üç ticaret kolonisinin varlığından bahsedilmektedir. İlk ikisi Sinop ve Trabzon olduğu konusunda kaynaklar ittifak içindedir. Ancak üçüncü ticaret merkezinin Samsun mu yoksa Giresun mu olduğu tartışmalıdır. Seignobos Giresun olduğunda ısrar etmektedir. Kolonizasyon döneminde Giresun’dan Sinop’a kadar olan bölgede Assyrialılar yaşamaktadırlar.

KİMMER – İSKİT HÂKİMİYETİ VE SARMATLAR

M. Ö. 7. Yüzyıldan varlıklarını gördüğümüz İskit ve Kimmerler Türkistan kökenli erken dönem Türk kültürünün en önemli temsilcilerinden sayılmaktadırlar. İskitler’in baskısı ile yurtlarını terk eden Kimmerler, Kafkas geçitlerini aşarak Doğu Anadolu’ya girmişlerdir. Bu göç dalgası ile bir bölümü Anadolu içlerine yönelen Kimmerler, Urartu ülkesinde tutunamayınca Doğu Karadeniz Bölümü’ne yönelmiş ancak burada da uzun süre barınamamışlardır. Kıyılara ve gemiciliğe yeteri kadar önem vermemeleri Miletlilerle mücadele etmelerini engellemiştir. Orta Anadolu’dan kuzeye-Amasya yöresindeki Paphlagonia bölgesine yönelerek, kuzeye açılan doğal tarihi yolu takiben Karadeniz sahillerine ulaşmışlardır. Bu coğrafya içerisinde yer alan Kerasus (Giresun) şehri de Kimmer hâkimiyeti döneminde önemli bir yere sahip olmuştur.

Bölgenin MÖ 520 yılında son bulan İskit ve Kimmer hâkimiyetinin ardından Pers hâkimiyetine girdiği ve İskit-Kimmer topluluklarının da Pers hâkimiyeti altında bir süre daha bölgede kaldığı görülmektedir. Strabon, İskitlerin balık yediklerini, fok balığının derisinden kıyafet yaptıklarını, meyveli ağaçlardan meyve suyu ürettiklerini, koyun besledikleri ve koyunyününden ve sütünden faydalandıklarını, kısrak sütünün de onlar için önemli olduğunu belirtmektedir.

PERS DÖNEMİ VE KARADENİZ SATRAPLIĞI

Büyük İskender’in Anadolu’yu Pers egemenliğinden kurtarmasından sonra MÖ 3. yüzyılın başlarında Olgassis (Ilgaz) Dağları’nın eteklerinde Kimiata’da I. Mithradates tarafından kurulan Pontos Krallığı kısa süre içerisinde sınırlarını genişleterek Kızılırmak (Halys) ve Yeşilırmak (İris) çevresini hâkimiyeti altına almıştır. Ardından Amisos (Samsun) alınmış ve sınırlar Thermedon Çayı’na (Terme Çayı) kadar genişletilmiştir.

Bu olaylardan sonra Yeşilırmak (İris) yöresindeki Amasia’yı (Amasya) başkenti olarak belirleyen Mithradates Krallığı’nın MÖ 183 yılında Sinope’nin (Sinop) Kral I. Pharnakes (Farnak) tarafından alınmasıyla başkent Sinope’ye (Sinop) taşınmıştır. İşte bu olaylardan hemen sonra Kerasus (Giresun) şehrinin Pontos Krallığı’nın hâkimiyeti altına girdiği görülmektedir. Yapılan savaşlar sırasında o zamanki Kerasus (Giresun) şehrinin harap olduğu ve bunun üzerine 2 km doğuda yer alan yarımadanın üzerinde I. Pharnakes (Farnak) tarafından yeni bir şehir inşa ettirildiği görülmektedir. Şimdiki Giresun’a önceki Giresun halkı ve Ordu halkı yerleştirilmiştir. Böylece şehir kısa bir süreliğine de olsa Pharnakia (Farnakya) adıyla anılmıştır. Yüzyıl sonra bu isim yeniden değişmiş ve Giresun denmiştir. Bu tarihlerde de Anadolu’da Roma hâkimiyeti devam etmektedir.

MİTHRADATES KRALLIĞI (PONTOS KRALLIĞI) (MÖ 298-63)

Küçük Asya’nın kuzeyinde Halys (Kızılırmak) ile Kolkhis (Anadolu’nun kuzeydoğu ucu) arasındaki bölgeye Pontos adı verilmektedir. Anadolu’nun kuzey kıyı dağları Pontos dağlık bölgesi adı ile anılmaktadırlar. Bu dağların Kızılırmak Nehri’nin doğusunda kalan kısmına Doğu Pontos, batısında kalan kısmına da Batı Pontos adı verilmekte olup bu bölge Propontos adını alarak bugünkü Marmara Bölgesi’ne kadar uzanmaktadır. Pers kökenli Mithradates ailesi MÖ 4. yüzyıldan itibaren bölgede görülmeye başlamışlardır. Mithradates Devleti’nin kurucusu ctistes unvanını kullanan bir Pers soylusu olup I. Mithradates’in babasıdır. Bu kral Propontis üzerindeki Kios şehrinde oturmakta idi. MÖ 302’de Mithradates’in amcasını öldüren Antigonos Anadolu’ya hâkim bir konumdaydı. Amcasının ölmesi üzerine Mithradates Paphlagonia’da izini kaybettirmeyi başarmış, Kimiata’yı (Kurmalar, Ilgaz) kendine karargâh seçmiş ve burada Pontos Krallığı’nın temellerini atmıştır. Ancak Korupedion savaşından 20 yıl sonra Seleukos Nikator’un komutanı Diadoros, Mithradates’i yenmiş ve onu öldürmüştür. Mithradates’ten sonra Mithradates Devleti’nin tahtına sırasıyla Ariobarzanes, II. Mithradates, ilk kez adına para bastırmış olan III. Mithradates, I. Pharnakes, IV. Mithradates, VI. Mithradates geçmiştir. Bu krallar hakkındaki bilgimiz kısıtlı olmasına rağmen bu dönem hakkında edinilen en önemli bilgi I. Pharnakes zamanında Sinop’un başkent yapılmasıdır.

VI. Mithradates, krallığının sınırlarını kuzeyde Karadeniz’in kuzey bölgelerine, güneyde Anadolu’nun Akdeniz sahillerine, batıda Ege adalarına ve hatta Yunanistan’a kadar genişletmiştir. VI. Mithradates’in bu genişlemeci politikaları Roma’nın Anadolu’daki emelleri ile çatışmış ve bu sebeple Roma ile ilişkileri bozulmuştur. Neron zamanında da Kafkaslardan Doğu Karadeniz’e göç dalgası vardır. Savunma zayıflamıştır. Roma ile çoğunluğu yenilgiyle sonuçlanan ve tarihe Mithradates Savaşları olarak geçen üç savaş yapılmıştır. Yapılan savaşlar sonrasında Mithradates (Pontos) Devleti zayıflamıştır. Oğlunun kendisine isyan etmesini gururuna yediremeyen Mithradates’in intihar etmesiyle Mithradates Devleti’nin yeniden kurulma olasılığı tamamen ortadan kalkmıştır. Tüm bu olaylardan sonra Pers kökenli olduğu ileri sürülen Mithradates ailesinin kurmuş olduğu Mithradates Krallığı, Trabzon ve çevre illeri ile Kırım bölgesini de içine alarak “Bosporus” adı ile M 343 yılına kadar varlığını sürdürmeyi başarmıştır.

ROMA İMPARATORLUĞU DÖNEMİ

Romalılar MÖ 510 yılından sonra meydana getirdikleri cumhuriyet yönetimi altında ilk olarak Batı Anadolu’yu hâkimiyetleri altına aldıktan sonra imparatorluk döneminde de Trakya ve Anadolu’nun doğusunu ele geçirmişlerdir. Roma İmparatorluğu’nun doğudaki geleneksel sınırı Fırat Irmağı’nın oluşturduğu doğal hat olduğundan ötürü, Romalılar Karadeniz’e de egemen olmuşlardır145. MÖ 172 tarihinde Romalılar şehri Mithradatesler’den almışlardır.

Pontos Kralı Mithradates Eupator’un (MÖ 132–63) Romalı kumandan Lucullus’a yenilmesinin ardından topraklarının büyük kısmı Roma hâkimiyetine geçmiştir. Bunun ardından damadı olan Armenia kralına sığınmış ve bir müddet sonra, kaybettiği toprakların bir bölümünü geri alsa da kazandığı toprakları elinde tutmayı başaramamıştır. MÖ 64 yılında Romalı General Pompeius tarafından kesin bir yenilgiye uğratıldıktan sonra Azak Denizi kıyısındaki Bosporus’a (Kerç) çekilmiştir. Topraklarını geri almak için fırsat kollamaya başlamışsa da MÖ 63 yılında oğlu Pharnakes’in (Farnakes) kendisine isyan etmesini içine sindirememiş ve intihar etmiştir. III. Mithradates Savaşı’ndan (MÖ 74-64) sonra MÖ 64/63’te Bithynia-Pontos çift eyaletini kuran Pompeius, Pontos Krallığı’nın eyalet dışında kalan bölgeleri olan Holys’ten (Trapezus dâhil olmak üzere) Kolkhis’e kadar olan toprakları Mithradates’in güneye inen ordusunu yenen Galatlar’ın Tolistoag boyu prenslerinden Deiotaros’a vermiştir. G. Julius Caesar (Augustus) ile Pompeius arasındaki savaşı fırsat bilen VI. Mithradates’in oğlu II. Pharnakes Kırım’dan Kolkhis Bölgesi’ne girmiştir. Saldırılara dayanamayan Pompeius’un MÖ 64 yılında bölgeye atadığı vasal kral Aristarkhos kaçmak zorunda kalmıştır. Yoluna devam eden II. Pharnakes MÖ 48 yılında Roma ordusunu Kelkit (Lykus) vadisinde bulunan Nikopolis kenti yakınlarında ağır bir yenilgiye uğratmıştır. Tüm bu başarılarına rağmen halkına zulüm eden II. Pharnakes, halkın desteğini alamamış ve kısa süre sonra İskenderiye’den dönen Romalı komutan I. Caesar’a MÖ 47 yılında Zela’da (Zile) vuku bulan savaşta mağlup olmuştur. Bu mücadeleler sonucunda M Ö 47 yılında Kerasus (Giresun) şehri kesin olarak Roma egemenliğine girmiştir. M 395 yılında Roma’nın ikiye ayrılması ile bölge Doğu Roma toprakları içerisinde kalmıştır. Bu bağlamda Giresun Adası da Roma ve Bizans döneminde de kutsallığını koruyarak kutsal bir tapınak yeri olarak kullanılmaya devam etmiştir. Romalılar zor durumda kalınca kıyıda bulunan Lucullus geri çağrılmıştır. Bu dönemi anlatan Arap kaynakları Doğu Roma’nın payına düşen Doğu Karadeniz’e Rum demeye başlamışlardır. Bizanslılar (Doğu Roma), Roma Devleti’nin idari yapısını, Hristiyan dinini ve Yunan kültürünü esas almışlardı.

Yunan yazarlar, yer isimlerini yazarken köklerine inmeden son eklerine us ya da os getirmek suretiyle izahlarda bulunmuşlardır. Bu durumda doğal olarak yanılgıları artırmaktadır.

KAYNAK: Mehmet ÖZMENLİ, Eski çağdan Ortaçağın Sonuna Kadar Giresun Tarihi, Eser Ofset, Ankara, 2013.